ASALET

Asalet, başkalarını basamak yaparak yükselmek değildir.
Asıl asalet; kendi meziyetlerinle, ahlakınla, emeğinle ve erdeminle yükselmektir.
Bir insanın eksiklerini sayarak, hatalarını teşhir ederek, özel hayatından ve zaaflarından beslenerek elde edilen başarı, benim nazarımda başarı değildir. Hele rakibini küçümseyerek, onunla alay ederek, bel altı meselelerden medet umarak kazanılan bir zaferin ahlaki bir kıymeti yoktur.
Haksız bir davada zirve olmaktansa, hak bir davada zerre olmayı tercih ederim.
Hayatım boyunca inandığım ölçülerden biri budur.
Çünkü erdem bunu gerektirir.
Evrensel ahlak bunu gerektirir.
İman ise bundan çok daha fazlasını gerektirir.
Ne yazık ki günümüz siyasetinin önemli bir bölümü bunun tam tersinden besleniyor. Rakibinin yanlışını büyütmek, açığını aramak, sözünü çarpıtmak, onun üzerinden kendine alan açmak maharet kabul ediliyor.
Oysa bir Müslümanın siyaset anlayışı bu olamaz.
Ben rakibimin küçülmesiyle büyüyorsam, aslında büyümüş olmam.
Benim büyüklüğüm, karşımdakinin küçüklüğüyle değil; kendi ahlakımın, hizmetimin, emeğimin ve doğruluğumun büyüklüğüyle ölçülmelidir.
Gerçek asalet, rakibine dahi hakkını teslim edebilmektir.
Tarihte bunun güzel örnekleri vardır. Estergon müdafaasında şehit düşen son Osmanlı kumandanı Öziceli Ali Yahya Abdurrahman Paşa’nın hatırasına, karşısında savaştığı Macarlar tarafından dahi saygı gösterilmesi boşuna değildir. İnsan bazen karşısındakinin davasını benimsemez; fakat onun cesaretini, mertliğini ve şahsiyetini teslim eder.
Çünkü düşmanlık başka şeydir, haksızlık başka şey.
Kur’an’ın ölçüsü çok açıktır:
“Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adaletli olun; bu, takvaya daha yakındır.”
İşte benim aradığım siyaset ahlakı tam da budur.
Rakibine kızabilirsin.
Onunla mücadele edebilirsin.
Yanlışını söyleyebilirsin.
Fakat ona iftira edemezsin. Onun şerefini çiğneyemezsin. Doğrusunu yanlış, yanlışını olduğundan daha büyük gösteremezsin.
Çünkü Müslüman için zaferden önce ahlak vardır.
EMİN MUHAMMED
Hz. Muhammed Aleyhisselatü Vesselam’a peygamberliğinden önce Mekke toplumunda “el-Emin”, yani güvenilir insan deniliyordu.
Düşünün…
Daha sonra kendisine düşman olacak insanlar dahi onun güvenilirliğini biliyorlardı.
Hicret gecesi ise bunun çok çarpıcı bir örneğini görüyoruz. Kendisine karşı öldürme planlarının yapıldığı bir zamanda dahi yanında bulunan emanetleri sahiplerine ulaştırma sorumluluğunu ihmal etmedi; Hz. Ali’yi bu emanetleri sahiplerine teslim etmek üzere Mekke’de bıraktı.
Seni öldürmek isteyen insana dahi emaneti konusunda ihanet etmiyorsun.
İşte ahlak budur.
İşte asalet budur.
İşte Müslümanın zafer anlayışı budur.
Kâbe’nin tamiri sırasında Hacerülesved’in yerine kimin tarafından konulacağı konusunda kabileler arasında büyük bir anlaşmazlık çıktığında da hakem olarak Hz. Muhammed’e güvenildi. O da Hacerülesved’i bir örtünün üzerine koydurdu, kabile temsilcilerinin birlikte kaldırmasını sağladı ve taşı kendi eliyle yerine yerleştirdi.
Kimseyi ezmeden…
Kimseyi küçük düşürmeden…
Herkesi çözümün içerisine alarak…
Bu yalnızca bir taşın yerine konulması değildir. Bu, bir toplumun güven duyduğu şahsiyetin nasıl olması gerektiğini gösteren büyük bir derstir.
ÖNCE BENİ DİNLEYİN
Mus’ab bin Umeyr’in Medine’deki tebliğinde de aynı ruhu görürüz.
Kendisine öfkeyle yaklaşanlara karşı kavgayı değil, sözü tercih etti. Önce dinlemelerini istedi; anlattığı şey doğru bulunursa kabul etmelerini, beğenilmezse çekilip gideceğini söyledi.
Ve insanlar dinlediler.
Hakikat bağırarak değil, güzel ahlakla anlatıldı.
İnsanlar zorlanarak değil, ikna edilerek kazanıldı.
Medine’nin kapıları önce kılıca değil, söze ve güzel ahlaka açıldı.
İslam’ın gönüllerde karşılık bulmasının sırlarından biri de burada aranmalıdır.
NEFSİ İÇİN DEĞİL, HAK İÇİN
Hz. Ali’ye nispet edilen meşhur kıssada da aynı incelik anlatılır.
Savaş sırasında alt ettiği düşmanı tam öldürecekken adam onun yüzüne tükürür. Hz. Ali geri çekilir. Çünkü o anda işin içerisine kendi öfkesinin ve nefsinin karışmasından endişe eder.
Rivayetin bize verdiği ders çok büyüktür:
Hak için çıktığın yola nefsini karıştırma.
Mücadele ederken bile kendini kontrol edemiyorsan, bir müddet sonra hak mücadelesi nefis mücadelesine dönüşebilir.
Bugün belki de en çok ihtiyaç duyduğumuz ölçülerden biri budur.
Bir insanla mücadele ederken kendimize sormalıyız:
Ben bunu hak için mi söylüyorum, öfkem için mi?
Adalet için mi mücadele ediyorum, intikam için mi?
Yanlışı düzeltmek mi istiyorum, karşımdakini yok etmek mi?
İşte cevap burada saklıdır.
CİHADIN RUHU
Cihat kavramını da bu geniş anlam dünyası içerisinde anlamak gerekir.
Cihat; Allah yolunda bütün gücüyle gayret etmek, hak ve iyilik uğrunda mücadele etmektir. Silahlı mücadele bunun belirli şartlara bağlı bir boyutudur; fakat kavram bundan ibaret değildir.
İnsan nefsine karşı mücadele eder.
Cehaletle mücadele eder.
Yoksullukla mücadele eder.
Zulümle mücadele eder.
Haksızlıkla mücadele eder.
İyiliği hâkim kılmak için çalışır.
Fakat bütün bunları yaparken kendisini değil, hakkı büyütmek ister.
Mücadeleyi değerli kılan da budur.
Mekke’nin fethi bunun en büyük örneklerinden biridir.
Yıllarca eziyet edilmişti.
İnsanlar yurtlarından çıkarılmıştı.
Malları ellerinden alınmıştı.
İşkenceler yapılmış, savaşlar yaşanmış, nice canlar kaybedilmişti.
Fakat Hz. Peygamber Mekke’ye galip olarak döndüğünde intikam sarhoşluğuna kapılmadı. Genel bir bağışlama yolunu tercih etti; can güvenliği için evlere sığınmayı ve Mescid-i Haram’a girmeyi güvence altına alan ilanlarda bulundu. Kendisine ve Müslümanlara yıllarca zulmeden bir topluma karşı dahi zaferi toplu bir intikama dönüştürmedi.
Çünkü mesele insan öldürmek değildi.
Mesele zulmü ortadan kaldırmaktı.
Mesele insanı kazanmaktı.
Mesele hakkın hâkim olmasıydı.
İşte fetih budur.
Şehri almak kolaydır; gönlü almak zordur.
Rakibini susturmak kolaydır; ona adalet göstermek zordur.
Güçsüzken ahlaktan bahsetmek kolaydır; asıl imtihan, güç eline geçtiğinde ahlaklı kalabilmektir.
Bu yüzden benim anlayışımda siyaset de hayat da aynı ölçüye tabidir:
Başkalarının omuzlarına basarak yükselme. Kendi meziyetlerinle yüksel.
Rakibinin ayıbından beslenme; kendi güzel ahlakından beslen.
Rakibinin düşmesini bekleme; sen daha çok çalış.
İftira ile kazanacağına doğrulukla kaybet.
Haksızlıkla zirveye çıkacağına, hak üzere zerre kal.
Çünkü insanın asıl zaferi, bir makamı veya seçimi kazanması değildir.
Asıl zafer; mücadele ederken kendisini kaybetmemesidir.
Bir gün herkes bulunduğu makamdan inecek.
Alkışlar bitecek.
Kalabalıklar dağılacak.
Geride ne kazandığımızdan çok, nasıl kazandığımız kalacak.
İşte o gün insanın gerçek asaleti ortaya çıkacaktır.
Mehmet Akpınar
8 Eylül 2026








Facebook Yorum
Yorum Yazın