GÖNÜL FETHETMEK

İnsanların bulunduğu yere varmak kolaydır; gönüllerine varmak zordur.
Bir mahalleye gidebilirsiniz. Bir eve misafir olabilirsiniz. Bir sofraya oturabilirsiniz. Yüzlerce insanla tokalaşabilir, binlerce fotoğraf çektirebilirsiniz.
Fakat bütün bunlar, insanların gönlüne girdiğiniz anlamına gelmez.
Çünkü gönül kapısının anahtarı makam değildir.
Para değildir.
Güç değildir.
Protokol hiç değildir.
Gönlün anahtarı samimiyettir.
Geçtiğimiz günlerde Baydemirli Mahallemizde güzel bir buluşma yaşadık. Aslında bizim için sıradan bir mahalle ziyaretiydi. Muhtarımız ve mahalle sakinlerimiz davet etmişlerdi. Biz de her zamanki gibi, “Zahmet etmeyin, bir bulgur pilavı, bir salata yeter.” demiştik.
.jpeg)
Fakat Anadolu insanının gönlü geniştir.
Kurbanını kesmiş, sofrasını kurmuş, elinde ne varsa misafirinin önüne koymuştu. Çeşit çeşit yemekler, ardından meyvesi, tatlısı, dondurması, sucuğu, firiği, cevizi…
Bunları sofranın zenginliğini anlatmak için söylemiyorum.
Çünkü beni asıl düşündüren sofradakiler değil, sofranın etrafındakilerdi.
Yaklaşık elli insan…
Yaşlısı, genci, çocuğu…
Bir araya gelmiş, beklemiş, sohbet etmiş, aynı sofranın etrafında halka olmuştu.
Orada bir kez daha düşündüm:
İnsanları bir yere toplamakla insanların bir yerde toplanmak istemesi arasında büyük bir fark vardır.
Birincisini makam sağlayabilir.
İkincisini ancak gönül bağı sağlar.
İşte siyasetin, yöneticiliğin, hatta bütün insan ilişkilerinin üzerinde düşünmesi gereken nokta budur.
Bizim yıllardır uygulamaya çalıştığımız çok basit bir usulümüz var:
İnsanların arasına girdiğimizde makamımızı mümkün olduğunca dışarıda bırakıyoruz.
Şoförümüz de aynı sofradadır, çalışma arkadaşımız da, misafirimiz de…
Çünkü sofrada makam olmaz.
Muhabbette protokol olmaz.
Gönülde rütbe olmaz.
Bir Anadolu mahallesinde yere serilmiş minderin üzerine oturduğunuzda herkes eşittir.
Birisi çay doldurur.
Birisi şaka yapar.
Bir amca hatırasını anlatır.
Bir genç derdini söyler.
Bir çocuk gelip yanınıza oturur.
Kimi zaman kahkaha yükselir, kimi zaman bir insanın derdi konuşulurken yüzler ciddileşir.
İşte gerçek temas budur.
Bunun için özel bir siyaset tekniğine de ihtiyaç yoktur.
İnsanları gerçekten seveceksiniz.
Dinliyormuş gibi yapmayacak, dinleyeceksiniz.
Gülümsüyormuş gibi yapmayacak, içinizden gelerek güleceksiniz.
Bir insanın sofrasına oturduğunuzda ikramın büyüklüğüne değil, o ikramı yaparken gözündeki sevince bakacaksınız.
Çünkü Anadolu’da bazen bir bardak çayın içine koca bir gönül konulur.
.jpeg)
Bir tabak bulgur pilavının içinde muhabbet vardır.
Bir avuç cevizde dostluk vardır.
İnsan bunların fiyatını hesaplamaya kalkarsa hiçbir şey anlayamaz.
Gönlün hesabı rakamla yapılmaz.
Bizim “yoğurt yeme usulümüz” biraz da budur.
Herkesin bir çalışma biçimi, bir insan ilişkisi, bir yol yürüme tarzı vardır. Önemli olan başkasına benzemek değil, insanın kendi karakteriyle tutarlı olmasıdır.
Çünkü samimiyet öğrenilmiş bir hareket değildir.
Samimiyet bir üslup değil, bir hâl meselesidir.
Taklit edilemez.
Ezberlenemez.
Protokol kitaplarından öğrenilemez.
İnsanın içinden gelir ve karşısındaki insan bunu hisseder.
Bu sebeple gönül kazanmak bir günlük çalışma değildir.
Bir seçim faaliyeti hiç değildir.
Gönül kazanmak; hastalandığında insanı aramaktır.
Cenazesinde yanında bulunmaktır.
Düğününde sevincini paylaşmaktır.
Çocuğunun başını okşamaktır.
Yaşlının yanına oturmaktır.
Bir insan derdini anlatırken saate bakmamaktır.
Yapabileceğiniz bir işi yapmak; yapamayacağınız bir iş için de boş vaat vermeden doğrusunu söylemektir.
Ve bütün bunları karşılığında bir şey beklemeden yapabilmektir.
Belki de çağımızın en büyük problemlerinden biri burada başlıyor.
İnsan ilişkilerini fazla resmileştirdik.
Makamları büyüttük, insanı küçülttük.
Masaları büyüttük, aramızdaki mesafeleri artırdık.
Protokolü çoğalttık, muhabbeti azalttık.
Oysa insanın insana ihtiyacı değişmedi.
Bugün de insanlar görülmek istiyor.
Dinlenmek istiyor.
Hatırlanmak istiyor.
Değerli olduğunu hissetmek istiyor.
Bu yalnızca siyaset için geçerli değildir.
Bir öğretmen için de böyledir.
Bir iş insanı için de…
Bir yönetici için de…
Bir baba için de…
Bir arkadaş için de…
İnsanın olduğu her yerde gönül vardır; gönlün olduğu her yerde de samimiyet en büyük sermayedir.
Makamlar gelip geçer.
Unvanlar değişir.
Kalabalıklar dağılır.
Fotoğraflar eskir.
Fakat bir insanın gönlünde bıraktığınız güzel hatıra kolay kolay eskimez.
Yıllar sonra insanlar hangi koltukta oturduğunuzu unutabilir.
Fakat kendileriyle nasıl oturduğunuzu unutmazlar.
Ne kadar konuştuğunuzu unutabilirler.
Fakat onları gerçekten dinleyip dinlemediğinizi unutmazlar.
Ne ikram ettiklerini unutabilirler.
Fakat o sofrada kendilerinden biri olup olmadığınızı unutmazlar.
Onun için ölçümüz basit olmalıdır:
Makam büyüdükçe mesafe değil, tevazu büyümelidir.
İmkân arttıkça gösteriş değil, hizmet artmalıdır.
İnsan yükseldikçe insanlardan uzaklaşmamalı, insanlara daha fazla yaklaşmalıdır.
Baydemirli’deki o güzel sofradan bana kalan ders de buydu.
Aslında mesele bir mahalle ziyareti değildi.
Mesele insandı.
Mesele muhabbetti.
Mesele gönüldü.
Çünkü Anadolu’nun bize asırlardır öğrettiği büyük bir hakikat vardır:
Kapılar anahtarla açılır; gönüller samimiyetle.
Ve dünyada kazanılabilecek en kıymetli yer, bir insanın gönlünde edinilen yerdir.








Facebook Yorum
Yorum Yazın