İZ BIRAKMAK

İnsan bu dünyadan yalnızca geçip gitmek için değil, bir iz, bir eser bırakmak için yaşamalıdır.
Mal tükenir. Makam biter. Şöhret söner. Alkışlar diner. Fakat gönüllere bırakılan güzel bir iz, insan öldükten sonra bile yaşamaya devam eder.
Kur’an-ı Kerim, Allah Resûlü’nün yanında bulunan müminleri tarif ederken şöyle buyurur:
“Onların nişanları yüzlerindeki secde izidir.”
(Fetih, 29)
Buradaki secde izini yalnızca alında meydana gelen fizikî bir iz olarak anlamamak gerekir. Secde insanın yüzüne, sözüne, ahlakına, merhametine ve davranışlarına yansımalıdır.
Bir insan Allah’ın huzurunda gerçekten eğiliyorsa insanlara karşı kibirlenmemelidir.
Secde etmiş bir yüzde vakar olmalıdır. Dilinde doğruluk, elinde emanet, ticaretinde helal, idaresinde adalet, komşuluğunda merhamet, yüreğinde iyilik olmalıdır.
İşte asıl secde izi budur.
İnsan öyle yaşamalıdır ki yanından ayrılan, yüzünü hatırladığında güveni; sözünü hatırladığında doğruluğu; ismini duyduğunda iyiliği hatırlasın.
Çünkü insanın gerçek eseri yalnızca yaptığı bina değildir.
Yetiştirdiği bir öğrenci eserdir. Diktiği bir ağaç eserdir. Yaptırdığı bir çeşme eserdir. İyileştirdiği bir gönül eserdir. Adaletle verdiği bir karar eserdir. İnsanlara öğrettiği güzel bir bilgi eserdir.
Yazdığı bir kitap da eserdir.
Bazen insan bir ömür yaşar ve gördüklerini, öğrendiklerini, acılarını, mücadelelerini birkaç yüz sayfaya emanet eder. Kendisi bu dünyadan ayrılır ama sözü kalır.
Belki o kitap elli yıl sonra bir gencin eline geçer.
Belki bir cümlesi onun ümitsizliğini giderir.
Belki yapılan bir yanlışı okuyup aynı yanlışa düşmez.
Belki yıllar önce yaşanmış bir tecrübe, gelecekte yaşayan bir insana yol gösterir.
İşte bunun için yazmak da iz bırakmaktır.
Ben de köşe yazılarımı biraz böyle görüyorum. Bugünün hadiselerini yalnızca bugünü konuşmak için değil, yarına bir tecrübe bırakmak için yazıyorum. Bugün yazılan bir yazı belki yarın unutulabilir. Fakat yıllar sonra bu yazılar bir kitapta toplandığında, başka bir neslin önüne çıktığında, belki bir insana yol gösterecek, belki bir gönle dokunacak, belki de geçmişin tecrübesini geleceğe taşıyacaktır.
Çünkü insanın yaşadığı tecrübeyi yalnız kendisine saklaması değil, kendisinden sonrakilere aktarabilmesi de bir emanettir.
Geçmişten aldığımız ışığı geleceğe taşıyabilmek…
Asıl eser biraz da budur.
İmam-ı Âzam Ebû Hanife yüzyıllar önce bu dünyadan ayrıldı. Fakat yetiştirdiği Ebû Yusuf ve İmam Muhammed gibi büyük âlimler vasıtasıyla ilmi nesilden nesile taşındı.
Demek ki insanın ömrü mezarda bitebilir fakat eseri mezarda bitmez.
Nitekim Allah Resûlü (s.a.v.) şöyle buyurur:
“Kim İslâm’da güzel bir çığır açarsa, kendisine bunun sevabı ve kendisinden sonra onunla amel edenlerin sevabı verilir; onların sevaplarından da hiçbir şey eksilmez. Kim de kötü bir çığır açarsa, onun günahı ve kendisinden sonra onunla amel edenlerin günahı kendisine yüklenir; onların günahlarından da hiçbir şey eksilmez.”
(Müslim)
İşte iz bırakmanın asıl ağırlığı burada başlıyor.
İnsan yalnız yaptığı şeyden değil, başlattığı şeyden de sorumludur.
Bir iyiliği başlatırsınız, sizden sonra yüzlerce insan devam ettirir.
Bir öğrenci yetiştirirsiniz; o öğrenci başkalarını yetiştirir.
Bir insanın elinden tutarsınız; o da yıllar sonra başka bir insanın elinden tutar.
Bir kitap yazarsınız; sizden yıllar sonra hiç tanımadığınız bir insan o kitaptan istifade eder.
Bir güzel düşünceyi, bir ahlakı, bir hizmet anlayışını yerleştirirsiniz; nesiller onu devam ettirir.
Siz artık yoksunuzdur ama iziniz yürümektedir.
Fakat bunun tersi de vardır.
Bir kötülüğün yolunu açarsanız, bir haksızlığı normalleştirirseniz, bir ahlaksızlığı yaygınlaştırırsanız, insanlara kötü bir yöntem öğretirseniz sizden sonra o yolda yürüyenlerin kötülüklerinden de size bir pay ulaşır.
Siz yoksunuzdur ama bu defa kötü iziniz yürümektedir.
Bu yüzden mesele yalnızca iz bırakmak değildir.
Mesele, nasıl bir iz bıraktığımızdır.
Allah Resûlü Hz. Muhammed Mustafa’nın (s.a.v.) üzerinden asırlar geçti. Fakat dünyanın neresinde ismi anılsa milyonlarca dil ona salât ve selam getiriyor.
Buna karşılık Ebû Cehil denildiğinde insanların büyük kısmı onun gerçek isminden çok kendisine verilen kötü lakabı bilir. Ebû Leheb’in adı ise Kur’an’da bir ibret vesikası olarak kalmıştır.
Firavun da iz bıraktı, Musa da.
Ebû Cehil de iz bıraktı, Hz. Ebû Bekir de.
Zalimler de tarihe geçti, mazlumların yanında duranlar da.
Fakat birilerinin arkasından rahmet okunurken diğerlerinin adı zulmün sembolü olarak kaldı.
Kur’an’ın şu ikazı da bunun ne kadar ağır bir mesele olduğunu gösterir:
“Yoksa siz Kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden bunu yapanların cezası dünya hayatında rezil olmaktan başka nedir? Kıyamet gününde ise azabın en şiddetlisine uğratılırlar.”
(Bakara, 85)
İyilik de iz bırakır, zulüm de.
Adalet de iz bırakır, haksızlık da.
Bir yöneticinin yıllarca oturduğu makam unutulabilir ama insanlara nasıl davrandığı unutulmaz.
Bir tüccarın ne kadar para kazandığı unutulur ama dürüstlüğü hatırlanır.
Bir öğretmenin kaç yıl görev yaptığı unutulur ama yetiştirdiği öğrenciler yaşamaya devam eder.
Bir çiftçinin adı kitaplara girmeyebilir ama diktiği ağacın gölgesinde insanlar dinlenmeye devam eder.
Bir annenin adı hiçbir meydana verilmez ama yetiştirdiği güzel evlatlar onun dünyaya bıraktığı eser olur.
Bir yazar toprağa verilir ama kitabı kütüphanede konuşmaya devam eder.
İbn Sînâ’nın, Fârâbî’nin üzerinden asırlar geçti. Fakat bıraktıkları ilmî ve fikrî miras sebebiyle isimleri yaşamaya devam ediyor.
Çünkü insanın büyüklüğü ne kadar tükettiğiyle değil, arkasında ne bıraktığıyla ölçülür.
Asalak bir hayat iz bırakmaz.
Sadece kendisi için yaşayan, yalnızca tüketen, makamından beslenen, insanları basamak olarak kullanan ve dünyaya hiçbir güzellik katmadan ömrünü tamamlayan insanın sandalyesi boşaldığı gün adı da yavaş yavaş silinir.
Oysa mesele çok yaşamak değildir.
Yaşadığı zamana bir değer katabilmek ve gelecek zamana bir ışık bırakabilmektir.
Onun için ben hep şuna inanırım:
Karanlığa taş atacağımıza, aydınlığa bir mum yakalım.
Karanlıktan şikâyet etmek kolaydır.
Eksikleri saymak kolaydır.
İnsanların yanlışlarını konuşmak, kötülükleri anlatmak, ümitsizlik üretmek kolaydır.
Zor olan bir mum yakmaktır.
Bir gönül kazanmak…
Bir insan yetiştirmek…
Bir ağaç dikmek…
Bir kitap yazmak…
Bir öğrenci okutmak…
Bir hastanın elinden tutmak…
Bir mazlumun yanında durmak…
Bir haksızlığı önlemek…
Bir güzel söz söylemek…
Bir yerde adaleti hâkim kılmak…
Bunların her biri karanlığa karşı yakılmış birer mumdur.
Belki bizim yaktığımız mum bütün dünyayı aydınlatmayacaktır.
Ama bir insanın önünü aydınlatacaktır.
O insan başka bir mum yakacak, onun ışığı bir başkasına ulaşacaktır.
Ve gün gelecek, bizim göremediğimiz bir gelecekte, bıraktığımız küçücük bir iyilik büyük bir aydınlığın parçası olacaktır.
İz bırakmak budur.
Geçmişten aldığını geleceğe taşımak…
Yaşadığın çağın karanlığına teslim olmamak…
Senden sonra gelecek insanlara bir tecrübe, bir fikir, bir ahlak, bir eser ve bir umut bırakmak…
Ve bir gün bu dünyadan ayrıldığında, senden sonra gelenlerin:
“Buradan güzel bir insan geçmiş. Bir mum yakmış, bir yol açmış, bir eser bırakmış.”
diyebilmesidir.
Çünkü günün sonunda ne makam bizimle gelecek ne servet ne alkış ne de unvan…
Geride bıraktığımız iyilikler yaşayacak.
Açtığımız güzel yollarda insanlar yürüdükçe amel defterimize güzellikler yazılmaya devam edecek.
Öyleyse dünyadan sadece geçenlerden olmayalım.
İz bırakanlardan olalım.
Bir eser bırakalım.
Bir gönülde yer edinelim.
Bir yol açalım.
Ve bizden sonraki nesillere, karanlıkta yollarını bulabilecekleri küçücük de olsa bir ışık bırakalım.
Mehmet Akpınar
8 Eylül 2026








Facebook Yorum
Yorum Yazın